MODA FOTOĞRAFÇILIĞINDA “MODA”

Aklıma nedense müthiş bir moda fotoğrafı gelmiyor. Moda ve fotoğraf deyince gözümün önüne Eve Arnold’un objektifinden siyah Chanel elbiseli Marilyn Monroe geliyor. Elbette o fotoğraf “moda çekimi” ürünü değil. Çünkü fotoğrafta , o anın duygusu var. Düşünceli, dalgın, bıkkın Marilyn. Sıcak, sıkıcı bir öğle. O güzelim Chanel elbiseyle biraz önce bir yoldan, törenden, dışarıdan bir yerden oraya gelmiş gibi. O elbisenin kılıfı olan işleri bitirmiş; birisiyle buluşmuş, nikaha gitmiş, cenazeye gitmiş, oturmuş Arthur Miller’la öğle yemeği yemiş, şimdi tek başına kalmış da o güzelim Chanel elbise üstünde bir ev elbisesi rahatlığında durmuş. Bana sorarsanız moda fotoğraflarının tek eksiği “duygu”. Bir yandan da moda fotoğraflarının duygusuz olması çok doğal. Düşünsenize bir manken önüne koyulan, kendisine ait olmayan elbiseleri giymiş, objektifin karşısına geçmiş. Elbisenin kavrama, rengi, yaka oyuntusu, düşmesi ne kadar inandırıcı durabilir? Moda editörleri neden o elbiseleri gerçek sahiplerinin üzerinde dergi sayfalarına taşımak istemezler ki… O elbiselerin gerçek sahipleri kısa bacakları, düşük omuzlar’, koca popolarıyla estetikten yok-sun olabilirler. Ama o elbiseyi giydiklerinde ne hissettiklerini bize aktarabilirler. Elbette bu da bir çözüm değil. Duygusuz da olsa porselen bebeklerin üzerindeki elbiseleri seyretmek daha güzel. O zaman bura-da iş fotoğrafçıya kalıyor. Fotoğrafçı burada -yetenekli mankenin de yardımıyla- bir illüzyon yaratmak zorunda. Şapkanın içinden tavşanı çıkarabilmek için herhalde iyi bir ışık bilgisine, kompozisyona ve göze ihtiyaç var. Her sanat dalında olduğu gibi burada da yetenek bize göz kırpıyor. Prestijli bir moda dergisinin editörü bu durumu; “Picasso’nun paletindeki renkler bütün ressamların elinde var onlar neden aynısını yapamıyorlar gibi bir şey… diye tanımlamış ve eklemiş: “En büyük hayalim büyük ustaların, klasikleşmiş fotoğraflarının önünde Armani. Gucci, Chanel, Don Karan elbiselerini görebilmek.- Benim böyle bir moda fotoğrafı görebileceğime dair umudum yok. Çünkü; manken, elbise, fotoğrafçı ve moda editörlerinin istekleri puzzlenin parçaları gibi ve bu parçalar asla klasik bir fotoğraf duygusunda bir araya gelemezler gibi duruyor. Belki duygu ve fotoğrafın çekildiği anın sadece o bildik klasik fotoğraflarda saklı kaldığına inandığımız için iki farklı kulvardaki fotoğrafları kıyasla-yarak tartışıyoruz. Bizde de dünyada da moda fotoğrafçılığında yeni şeyler deneniyor. Moda fotoğrafçılığı dünyada nerede duruyorsa Türkiye’de de o noktada duruyor. Eksik ya da fazla bir şey yok. Ama yine de Fransız Vogue’nun yılda iki-üç moda çekimi insanın aklını başından alacak güzellikte. Vogue okuyucularına göre derginin moda fotoğraflarındaki başarısı rüzgarı, ışığı, güneşi, soğuğu, renkleri, hayatı hissettirmesindeymiş. Zaten moda dergileri, okuyucularının bir moda fotoğrafı karşısında kostümden çok atmosfer ile ilgilendiğini tespit etmiş. Belki de bu yüzden elbisenin kıvrımını, rengini, kesimini pek seçemediğimiz fotoğraflarla karşılaşıyoruz. Gölgeler, üzerinde oynanmış fotoğraflar, hatta bir düzenlemenin, absürtlüğün ortasında çekilmiş fotoğraflar… Pudra kutularından, ponponlardan, takma kir-

pikli kızlardan, taftalardan, ipeklerden uzak duran kelle koltukta fotoğrafçılar bu akıma, “Moda fotoğrafçıları tutunacak dal arıyor…” diyorlarmış. Yıldızı yeni parlayan genç moda fotoğrafçısı Paul Gasset ise diğerlerinin tutunacak dal olarak nitelendirdiği fotoğraftaki atraksiyonlar konusunda; “Kendimi her gün yeni bir numara keşfetme ve mahkum sihirbaz gibi hissediyorum.” demiş. Bana kalırsa moda fotoğrafçılığında sihirbaz olmaya ve yapılmamış, yapmaya çalışmak gereksiz. Yani moda fotoğrafçılığının “modası” olmamalı. Irving Penn, Clinique ürün-lerini yıllardır herkes kozmetik ürünlerini nasıl çekiliyorsa öyle çekmiş. Ama ne olmuşsa olmuş ve o sabunları, jetleri, renkli sıvıları hissetmemizi sağlamış. Tatlı bir uykuya dalmak için yatmadan önce yarım saat moda dergisi karıştıran bir kadın olarak, iyi bir moda fotoğrafı için üslup, ışık ve mankenin ayağına büyük gelmeyen ayakkabıların yeterli olduğunu söyleyebilirim.

– Şebnem İşigüzel (Geniş Açı Dergisi)

Leave a Reply

Your email address will not be published.